Ağustos 28, 2011

Siklenmek Güzeldir

Biz küçükken papatyalar hala şehirlerde kendilerine sığınacak toprak parçaları bulabiliyorlardı ama krizantem o kadar şanslı değildi galiba.


Narindir, dokunsanız kırılacak sanırsınız.Siz onu ne kadar severseniz o da o kadar sever sizi.Sevmeye bile kıyamazsınız onu.Birazcık boynunu bükse gözleriniz yaşarır.Onunla gülmek, onunla ağlamak istersiniz.Hep yanımda olsun, kokusu tenime sinsin istersiniz.


Özlemdir bazen ondan kalan, en azından özlemi terketmez sizi.


Gece yine yalnızları oynayan ben, sıkılıp o bara gittigimde kaderin cilvesinin mitokondrilerime kadar işleyecegini nerden bilebilirdim ki! Bistro da oturuyordu. O an orda ilk defa içenini gördügüm tennesseeyi gırtlagından aşagıya gulk gulk diye midesine vakumlar gibiydi..Beyaz teninden viskinin gırtlagından aşagıya inerken aldığı kızıllık kan olup damarlarıma dolmuştu sanki. Oturdum her zamanki gibi bi tuborg istedim.Şişenin agzı agzımdayken önündeki beyaz gıcır kagıtlara ilişti gözüm.O tuvalete giderken göz ucuyla iyice bi baktım ne yazıyo ne ediyo neyin nesidir; gelmeden hepsini örgenmiş bulundum. Bağlantıyı kurmustum bi kere ancak sonrası için yaşananlar hiç de kurgusal olmamıştı.Alt yapım tamamlanmıştı zira sıra şebekeye hayat vermekteydi.


Çok sürmedi, atıldım: ‘Pleven’de ne işin var senin senin?’ sihirli cümle bu oldu.Aklım ebemin bilmem neresine kaçmışken nerden bilebilrdim ki beleş sandığımız kelimerin zincirin halkalarını bile birbirine gecirmeye muktedir oldugunu. Öyleymiş; sabahladık.


Her şeyi kazanırken karsılıgında hiçbir şeyinizden feragat etmemeniz kadar güzel bi duygu olamaz.Hiçbir şeyi almıyor mu derseniz, söyliyim elbet alıyor; yalnızlıgınızı alıyor,bakışlarınızı alıyor, soluksuz ne kadar kalabilirsiniz onu deneyimletiyor, sizi sizden alıyor… Hayat her zaman bu kadar cömert ve hürmetkar olmuyor.Kapıdan içeri kendinizi atabilirseniz ne ala. Hoş o atmazsa da tasa etmeyin, o zaten sizi atacak kıytırık mecra bulmakta hiç de sıkıntı görmüyor.Velhasıl-ı kelam aksi durumda yaraklara gelmemeye itina edelim.


Bazen de beynimle pinpon topu gibi oynadı.Ben kendimi o sahada sanarken bu sahaya çaktı, smacı koydu, saha dışına attı ama bunları yaparken bile sikledi. Önemli olan siklemesiydi zaten.Sİklenmek güzeldir.


‘’Bazen her şey göründügü gibi değildir.’’ ışığı gördün mü aban abi abanabildigin kadar.. Teşekkürler krizantem




çekirdekçi musto

Ağustos 27, 2011

“Ben Demet, Seni Mutlu Ederim” ya da Mature Pornoya Nasıl Başladım

Abstract: O ince koridorda, sağımızdan Oğuz Yılmaz, solumuzdan Ümit Besen şarkılarını duyarak, anlamsız tezgahların ve bakkalların arasından ilerliyorduk. Kimse kimseyle göz göze gelmiyordu, herkes kollarını kanat şeklinde açmış, dünyanın en zor işinin üstesinden gelecekmiş gibi yürüyordu. Koridorun başında, mavi levhada, sabah 10’dan akşam 10’a kadar açık olduğu yazıyordu. İçeriye, kameralı cep telefonları ve sigara ve muadili rüşvet vermeyi akıl edemeyen 18 yaşını aşmamış ama libidosu sağlam olan kardeşler alınmıyordu.

Öğrenim kredisi, devletin bana tahsis ettiği kerhane parasıydı ve ben ayın 7’lerini nasıl iple çekiyordum bilemezsiniz.

Buraya gelip, önce turnikeden yukarıya doğru çıkan yol kısmındaki komisyon odalarına, sonra sağ yukarı kısımdakilere, sonra da hemen girişin sağ tarafındaki odalara bakıyordum. İşleyiş bu şekildeydi. İşin güzelliği  bu bakma anlarındaydı, burası kur kısmı, flört kısmıydı. Kerhane ziyaretinin olmazsa olmazıydı.

Tahminim o ki, bu bakınma sürecini işletenlerden, ellerine cebe sokup, sürtünme sureti ile boşalan yetenekli abiler vardı. O abiler, dünyanın en güzel insanlarıydı ve öğrenim kredileri yoktu.

Buradaki kadınların bir kısmıyla yatmıştım halihazırda, gözüme şimdiye kadar ilişmemiş olanlara bakıyordum, yenilik güzeldir arkadaşlar, siz de bakın. Vitrinin karşısında durup, yorum yapan abilere kulak misafiri olmaya çalışıyordum, “geçen sefer buna 20 milyon verdim, boşa gitti” denilenlere ben de girmiyordum, “yahu arkadaş bu kadın gibi yok burada”yı duyunca içeriye dalıyordum, yorum yapan abilere sonsuz güveniyordum, çünkü onlar, buradaki kadınların kalçalarındaki doğum izlerine kadar, her şeyini ama her şeyini biliyordu.

Bir keresinde, kerhane girişinin heme sağında kalan iki katlı olan kısmın, ikinci katından, “parkalı bir bakar mısın?” sözünü işittim, parkalı bendim, gayri ihtiyari döndüm, sarışın, yaşlıca bir kadındı, benden en az 25 yaş büyüktü, “Bir gel, bir şey diyecem sonra devam et” dedi, çağrısına icap ettim. Adının Demet olduğunu az sonra öğreneceğim hayat kadını, iyice dibime girip, “10 milyona seni çok mutlu ederim, sakso da çekerim güzelce” dedi, hem ilginç hem de ucuzdu, fantezi dünyasına hoşgeldindi, kapıdan içeri girdim, oradan da odasına. Sonrası şöyle: arksnı dnp bna srtnrk dns etti, üzrmi çkrtı, altmi ağzn aldı, ilgnç dl hrktleri ypti, böyl bir grpti, prztvi tktı, snr  işt blrsnz arkdşlar, çocuklar okuyor, ulu orta anlattırmayın bana...

Çıktım kapıdan, isminin Demet olduğunu az önce öğrendiğim yaşlıca kadın, kerhanenin mekanik olarak sevişmeyen tek kadını, ben calculus finalinden çıkıp gelen tek öğrencisi, bentderesi’ne lapa lapa yağan kar son zamanların en erotik karıydı. Abiler ve amcalar, beyazlar içinde, vitrinlerden kadınlara bakıyordu.

Sonra kerhaneye çok defa, Demet’e hiç gitmedim.

Aradan çok zaman geçti, Ankara kerhanesi önce yarıya indi, sonra yıkıldı. Vitrinden bakan abiler, şimdi nelerle meşguller, hayat kadınları nereye gitti, Demet ne yapıyor, bilmiyorum. Ve ben o zamandan beri, hala, bilgisayara porno indirmeden  önce, sitelerin mature kısmına mutlaka bakıyorum.

657

otobüs kuramı

  İstanbul'dan Ankara'ya boş ve ucuz bir Kayseri otobüsüyle dönüyorsanız ve üstelik arka taraflardaysanız yalnızsınızdır. Bolu tünelini geçtikten sonra sol tarafınızda gördüğünüz her ağaç size babanızın ölümünü hatırlatır, ebeniz sikilir. mecburen sağ tarafa bakarsınız. hatıralar,hatalar ve  taksimde Burger King'in kapalı olmasından dolayı tuttuğunuz çişiniz sizi burada da yalnız bırakmaz, elinizdeki hayat su şişesine işemek ve geçmiş ile bugün yaptığınız hataları sorgulamak arasında kalırsınız. geçmiş her zaman kazanır çünkü patlak bir mesaneden daha fazla can acıtır.sonra ucuz Kayseri seyehatİn size sunduğu tv-rahat koltuk ikilisİnden 2.sinide devreye sokup, birşeyler izlemek istersiniz.üstelik gündüzdür ve romantik bir yağmur yanağınızı yapıştırdığınız otobüs camına küçük resimler yapar.ev yapar,kadın yapar,araba yapar, sex yapar, gömlek yapar.izlemekte olduğunuz tv ekranında artık yalnız yolcunun hayalleri oynamaktadır. ucuz bilet aldınız diye çay-kahve servisinde sizi pas geçen hostese bile sövmezsiniz. cünkü biz ki 5dk lık 100.yıl kızılay dolmusunda kafayı dayıyacak bir cambulduğumuzda   hayal kuran ınsanlarız. üstelik bu otobusun camlarıda titremıyor.otobus molaya girer ve sizin saçlarınız dökülmeye başlar. işeyecek paranız yoktur." yuh a.q o kadarda mı yok" diyenlerin  ben a.q, yok işte. hayat su şişesi tesislerin arka tarafında farklı amaçlarla kullanılmya hazırken yine saçlarınız dökülür. otobuse binersiniz.artık hayallerınıze kel olarak  devam etmektesınızdır.cunku her hayal kırıklığı yaratıcılığınızı biraz daha öldürür.tıpkı çok porno izleyen ergenlerin üniveristede üç boyutlu düşünememesi gibi. saçlarınızın yerine yenı saçlar koyamazsınız.hostes orta sınıftan gelmiş akademisyenlere özgü sıkıcı ve gereksiz özgüven dolu ses tonuyla ankaraya geldiğinizi söyle.r Ankara sokaklarında uslu kentliyi oynamanıza izin verir..otobusten  inip AŞTİ-100.yıl arasını en kısa zamanda yürümelisinizdir. yoksa hayal kurma tribi devam eder ve her hayal sizi hayata daha çok bağlar. nemden kokan evinize vardığınızda artık hayal edecek birşey kalmamıştır.gerçekler acıdır. bulursanız kuru ekmek arası peynir yersiniz.bulamazsanız facebooktan size yemek ısmarlayabılecek bırını ararsınız.muhtemelen de bulursunuz.hayat o kadarda acımasız değildir a.q.

sabunuyla kadınlara meydan okuyan adam 2

  bir süre geçti. çok merak ettiğim halde arkadasıma "ne oldu, anlat a.q hikayenın devamını" demedım. o anı beklemekten, zamanı uzatmaktan haz duydum. sonraki 2 3 hafta içinde önemsiz bir çarşamba gününde arkadasıma sordum. o sırada kendisi patates kızartıyordu, bende dünden kalan bulaşıkları yıkıyordum.

-senin yakubu anlatıyordun, yarıda kalmıştı devam etsene anlatmaya.

-hıı, şu olay. şu patatesler bi bitsin anlatırım.

 yemeği yedik. arkadasımın odasında oturyorduk. sigarayı yaktı ve anlatmaya başladı.

-annemm rutin olarak yılın 8 ayı altın gününe katılır yıllardır. 7 8 kişilik kilotlu çorap grubu. o gün sıra annemdeymiş. bir altın gününden beklenebilecek herşey varmış.pastalar, börekler, dedikodular...yakup eve gelmiş. hızla içeri girip herkesin ortasında annemden temiz havlu istemiş. annemde misafirlerin olduğunu ve bu hacetini sonra gidermesini soylemiş.bizimki ısrar edınce annem dayanamayıp havluyu vermiş. banyodan çıktıktan sonra kilotlu çorap takımı kardeşim pis pis bakıyormuş. içlerinden şişman ve bilge görünen kadın kardeşime nasıhat veren bir ses tonuyla " olm ayıp sen neden kerkesin ortasında banyoya gırıyosun?" demiş. bizimki kaşlarını çatıp bilge ve şişman kadına bakmış " sana mı soracam yarram" .herkes şok içinde falan."  eve girdim, her taraf adet kokusu pis kan kokusu. kocalarınız nasıl yatıyo  la yanınızda, kim neden sizle pompalaşmak ıstesın ki, bu gerginliğinizin sebebi, hayatınız boyunca hiç orgazm olmamanınz. daha dün okudum freud diyor. şimdi artistlik yapmayın bana. sabunuma dokunanı sikerim. sizin gibi kadınlarla uğraşacağıma sabunumla gulle oynarım".bu ahlaksız tutum karşısında insanlar evden gitmişler. annemde altınlarını alamamış tabi. kardeşimin yaptığı gercekten ahlaksızcaydı. sonra annem olanları babama anlatmış babam cok sınırlenmış.eline kemeri alıp yakubun odasına girmiş. dakıkalar geçmiş ses seda yok. ne bir bağırma sesi ne bir vurma sesi. neyse babam yarım saat sonra falan odadan cıkmış ve banyoya gırmış sonra kardeşimle beraber susmaya başlamışlar. o ona sigara uzatıyomuş, diğeri masaj yapıyormuş. çok ıyı arkadaşlar gibi çok iyi baba oğul olmuşlar. babam o günden beri anneme karşı soğuk davranıyormuş"

-ne olmuş la kardeşinini odasında?

-şimdi ders çalışıyorum, daha sonra anlatırım

 arkadasım benı başka bir heyecana daha sürükleyerek konusmasını bıtırdı. bende keyif sigaramı yakıp mehmetin yani yakubun ne anlattıgını tahmin etmeye çalışıyordum...


miniktosba

Ağustos 26, 2011

Haftalardır beklenen maç: El-sikiko

Bir tarafta prezecinin yazarlar takımı, bir tarafta miniktosbanın yönetmenler takımı. Maçın muhtemel ilkonbirlerini, tüm oyuncuların son durumlarını, maçın öncesi ve sonrası röportajlarını ve maçın perde arkasını "Cillicort takımı" farkıyla takip edeceksiniz. Öncelikle muhtemel onbirler:
                  PREZECİNİN TAKIMI           MİNİKTOSBANIN TAKIMI


2 takımın yedek kulübesi şu şekilde oluştu:

Miniktosbanın takımı:         Prezecinin takımı:
12.Micos Jansco                     12.Salman Rushdie
13.Sergey Eisenstain               13.Italo Svevo
14.Hector Babanco                 14.Oğuz Atay
15.Ethan Coen                        15. Arthur Miller
16.Joel Coen                           16. Marcel Proust
17.Federico Fellini                   17.Gabriel Garcia Marquez
18.Dugar Kari                         18. Jean Genet

Öncelikle miniktosbanın ekibindeki oyuncuları mevkileri ve özellikleri itibariyle tanıyalım:

Bergman:tecrübesi ve soğukkanlılığıyla takıma ağabeylik yapıyor.2. kaptan. yan toplarda zafiyeti olmasına rağmen, cepheden gelen şutlarda çok etkili
Manoel de oliveira: 101 yaşına gelen oyuncu, yasının verdiği tecrübeyle  defans hattını toparlıyor.biraz ağır kalmasına rağmen topu oyuna sokuşu oyuncuya artı kazandırıyor.
lars von trier: takımın en çok kart gören oyuncusu. hırçın ve bir o kadar takım sevgisiyle dolu. tekmeye kafa sokar, yerden iyidir, adam geçer top geçmez. sertlıkle ilgili sorunları var. seneye hollywooda transferi söz konusu.
ghobadi: gobadi, çok ucuza alınıp çok faydalı olan oyunculardan. atağa çok cıkmıyor ve orta yapamıyor ama mücadeleci oyun tarzı en onemli özelliği:
bertolocci: sağ bek olmasa 10 numaralı pozisyonda olabilirdi. takımı atağa çıkaran oyuncu, ters kademesi de cok iyi. eşcinsel olması zaman zaman taciz edilmesine sebep oluyor:
herzog: herzog top tekniği kötü, 2 metre ileriye pas veremeyen bir oyuncu olarak bilinir. mucadeleci tavrı, orta sahada top kapma isteği ve fizik avantajı bu takımda olmasının en buyuk sebebi.
antonioni: takımın beyni. yaratıcı oyun tarzı, uzaktan isbatli şutları, oyuun her iki yanını oynayabılmesı onu takımın yıldızı yapıyor. herzaman istekli ve performansı hiç düşmüyor. 
kairusmaki: basit oyunu seven finlandiyalının ofasnıf oyunu kadar defansıf katkılarıda takım için büyuk avataj. zaman zaman orta sahanın ortasında da gorev alıyor. bu gunun kılıt oyuncularından biri:
kostas gavras: sol çizgide inanılmaz etkılı. çok hızlı ve adam eksiltme yeteneğine sahip. sağ ayanı kullanamamsı ve orta yapmaktaki problemleri olmasa cannes karmasında olabilir.
jean-luc godard: takımın delisi. taraftarın sevgilisi. ne zaman ne yapacağı belli olmayan godard, kuşkusuz bu gün bizi çok eğlendirecek.
tarantino:gol yollarında fazlaca etkılı. yan toplarda mutlaka kafasını uzatıyor,son vuruşları çok keskin. en onemlı sorunu hız. çok sık ofsayta dusuyor.
Yedekler
jansco: yılların tecrubesi. macarıstanın efsa oldugu zamanlardan kalma. forma şansı beklıyor:
eisenstain: kulubeye mahkum olan yaşlı kurt, bırı sakatlansa da oyuna girsem a.q dıyor. yönetımle sorunları var:
babenco: babenco zaten efsane.
j. cohen-e. cohen: ıkısıde aynı ozellıklere sahıler. tek sorun ıkısı aynı anda sahada olmazlarsa oynamak ıstememelri.oyuncu değişikliklerinde sorun cıkarıyor bu durum. cohen kardeşler iyi kardeşler:
fellini: efsane. yaşlanmasının ardında yedek kulubesınde emeklılığıne hazırlanıyor. oyun kıtlediği anda 2 pasla işi bitiriyor. çok sigara içtiği için 10 dk da kesılıyor. ama o 10 dk da sahanın ortasına sirkini kuruyor.
kari: genç yetenek kari, gelecekte bu takımın yıldızı olmaya en buyuk aday. hızlı, son vuruşları ıyı, oyunu okuyabılıyor. mental olarak gelişmesi lazım.

Şimdi de prezecinin takımına bir göz gezdirelim.

Hemingway: Kalecilik hata kabul etmez. Hemingway de hata yapmayan risksiz oyunu ve düzenli özel yaşamıyla, kulüp tarafından bukowski, palahniuk ve genet'e örnek gösteriliyor. Yılların eldiveni.
Bukowski: Futbol tarihinin en çok ceza alan oyuncusu. Son maçta rakip forvetin taşaklarını patlattı. Geçen sene maçın uzatma anlarında kavga ettiği rakip oyuncuya sikini gösterip sallayınca 12 maç ceza aldı.
Palahniuk: O da Bukowski gibi aynı yolun yolcusu. Prezecinin takımı tek kale oynayınca Bukowskiye sigara sarıyorlar. Güçlü ve yılmaz fizik yapısı rakiplerin başına bela. Gerektiğinde Fight Club figürlerini sunmaktan çekinmiyor.
Pavese: Asıl mevkisi sağ açık olmasına rağmen hücum sırasında pas atılmadığı zaman melankolik tavırlara büründüğü için hocası onu sağ beke çekti. Her şeye rağmen ilk on birin gediklisi ancak hücuma çıkması yasak. Geçen sene Pavese'nin tüm ısrarlarına rağmen kulübü onu köyünün takımı olan Sicilianazionaleye göndermedi.
Saramago:Defansı zaman zaman aksatsa da bir sol beke marjinal hatta ütopik oyun tarzı onu uzun yıllar daha takımda tutacak.
Gorki: Taraftarla yıldızı bir türlü barışmadı. 21 yıllık futbol hayatında solcu olduğu içi topa hiç sağ ayağıyla vurmadı. Kaba oyun tarzı, yaratacılığının düşüklüğü yüzünden ona çapa olarak ön liberoda görev veriliyor.
Dostoyevski: takımın belkemiği. Herşey onun üzerinden yürüyor. Müthiş bir tekniğe, yaratıcılığa ve asist yeteneğine sahip. Takımın duran topları da ona emanet. Takımın 10 numarası Kundera, " futbol hakkında ne öğrendiysem ondan öğrendim" diyor.
Kafka: Çok yetenekli olsa da dalgınlığı göze çarpıyor, varoluşsal problemleri yüzünden zaman zaman maç içerisinde dalıp gidebiliyor.
Camus: Sarı fırtına. Diyecek hiçbir şey yok çok yetenekli, takıma Sartre ile beraber katılmıştı.İkisi çok iyi anlaşıyorlar. Solun vazgeçilmez favorisi.
Kundera: Tam bir süperstar. Çok genç, çok yetenekli, son vuruşlarda etkili. ayrıca yakışıklı da, memlekette sikmediği karı bırakmadı. Geçen sene Rusyadan gelen astronomik teklifi elinin tersiyle itti.
Sartre: Dünya tarihinin en büyük golcülerinden. Kısa boyuna rağmen hava toplarında etkili, keskin bir son vuruşu var. Tek problemi hakemlerle atışması. O tartışıyor sarı kart görüyor, sonra Bukowski olayı abartıp hakemin şortunu indiriyor.
Yedekler
Rushdie: Tecrübeli bir file bekçisi. Hemingway'in Bukowski'yle ettiği kavgalara dayanamayıp ayrılacağı söyleniyor. O zaman kale ona emanet olacak.
Svevo: Gelecek vaat eden İtalyan stoper, ama Palahniuk'un tehditleri yüzünden takımdan ayrılmak istiyor.
Oğuz Atay: Müthiş bir oyun zekası var, çok yetenekli ama kafası bulanık, alkol problemleri var.
Arthur Miller: Yengeçspordaki başarılı performansı üzerine takıma katıldı, ama Dostoyevskiyi kesmesi neredeyse imkansız.
Proust: Rüzgar gibi bir hızı var, çok yetenekli, sağ ayağını raket gibi kullanıyor. Ama o da takım üzerindeki bohem havadan etkilenmiş gibi. Antremanlara, kamplara hatta zaman zaman maçlara gelmek yerine evde oturuyor.
Marquez: Takımın uçuk latin amerikalısı. Bir zamanların brezilyalı denilsonunu hatırlatıyor. Yaptığı artistik hareketlerle taraftarın sevgilisi ancak forvet ve forvet arkası oynamasına rağmen futbol hayatında hiç gol atmadı.
Genet: Sartre'ın ısrarları doğrultusunda takıma kazandırıldı. Bukowski ve Palahniukla okadar yakın ki 2 kişilik odada 3 kişi kalıyorlar. birisi yer yatağı atıyormuş. Yetenekli ama bir o kadar da hırçın bir forvet. 


Maç öncesi bildireceklerimiz şimdilik bu kadar, yarın maçın öncesi sonrası ve perde arkasıyla karşınızda olacağız.

Yazarlar: prezeci, miniktosba