Eylül 08, 2011

Sevişmek Bakım-Onarımdır

O günlerde bakım -onarın işine ne elektrik-su tamircisi ne araba tamircisi ne de belediye işçileri bakıyordu. Bu görev o zamanlardan beri bunların hiçbirine düşmüyor. Bu görev yalnız ve yalnız iki çifte düşüyordu . Ya karı-koca veyahut iki sevgilinin işleriydi.

Karınla - kocanla sevişirken ilk başlarda hormonlar bu emir'i veriyordu . Sevgililerde ise durum daha derindi hormonları dize getirmek o kadar kolay olmuyordu başlarda. Sevgililer dokunmak ,hissetmek,gençliğin verdiği adrenalinle zevkin doruklarında tehlikeli tırmanışla yapmak için sevişiyorlardı.öyle de olması gerekiyordu. Çünkü ruh bu ayinde metafizik alemlerde dolaşır ve zaman kavramı o anda zamansızlaşır ve bildik saniye , dakika , saat olmanın ötesine geçer.

Ta ki son durağa gelene kadar... Son duraklar olmasa yeni başlangıçlarda asla ama asla olmazdı. Mesela otobüs son durağa gelir ve inersin ama bu iniş herkes için yeni bir başlangıcın adımlarıdır. Veyahut depresyonda olan bir eş hayatına son verirken son durağa geldiğini sanırken sadece kendini kandırır. O son -bitişte- Can Alan Melekle (Azraille) randevusunun yeni başladığını anlaması uzun sürmez.

Neyse konuya dönecek olursak; sevişmek veya seviş(e)memek işte bütün mesele bu .Kadında da erkekte de artık sevişmek ilişkiyi devam ettire bilmek için bakım- onarımdan başka bir şey değildir...Çünkü ister karı-koca istersen sevgili ol bir yerden sonra bir birinize alışmışsınızdır .Ama yinede ilişki , evlilik devam eder ( ettirirsin).Hani burada devreye ne tamirci nede belediye işçisi hiç biri giremez. Bu sefer bakım - onarım ,tamir görevi sana düşer. unutulmamalı ki bunun içinde iyi bir tamirci olman gerek.



madam

Eylül 06, 2011

Colcage Misvak Özlü

Her zamanki gibi bir gündü. Akşam uyandım, bir şeyler atıştırdım ve daldım gitarıma saatlerce. Ara ara nete yazıp sigara molası verdiğim zamanları saymazsak, aslında başka bir şey yaptığım da söylenemezdi. Köye gideceğimizi söylemişlerdi. Bilmiyorum dedim. Abime gidecek misin dediğimde:

-Sen gidiyor musun ?- Peki sen gidiyor musun ?- Bilmiyorum- Açık söylüyorum, sen gidiyorsan ben kalıyorum, sen kalıyorsan ben gidiyorum.- Aynısı geçerli, önce sen karar ver.

Şeklinde bir konuşma geçti. Gideyim lan dedim, bir hafta netten ve gitarımdan uzaklaşayım, nerden geldiğimi bir de bu gözlerle göreyim dedim. Yıllardır gitmiyordum çünkü. Neyyse, vardık köye. Şöyle çevreyi bir dolandım. Eskiden hatırladığım ağaçların bayağı bir kısmı yoktu. Su kenarında oynadığımız yer düzeltilmişti, kimse oynayamazdı artık orada. Oturup kayısı çekirdeği kırıp yediğimiz merdiven kapatılmıştı. Ve en önemlisi, güleryüzle karşılayan bir anneannem yoktu. Sırf ben pestil seviyorum diye, yaparken elini kesmişti kaç kere. Oraya kadar gitmişken mezarına bile gitmediğimi şu an bunu yazarken farkettim. Tiksindim kendimden... Neyse....


İlk günler her zaman yaptığım gibi ustaca bir şekilde 2 oda bir salon evde bile tek kalmanın yolunu buluyor, kenara çekilip müzik dinliyordum. O günlerden birinde uyumadan önce dişimi fırçalarken farkettim "colcate misvak özlü" Acaba kaç yıldır duruyordu ki orada ? gözlemlediğim üzere bir çok şey değişmişti. Güneş enerjisi yokken sobayla su ısıtılıp banyo yaptığımız o yerde(bir keresinde kuzenim 2-3 yaşlarındayken dötünü yakmıştı o sobada. Sinirlenip şampuanı fırlatmıştı bir de sobaya :D) resmen demirbaş gibi duruyordu o diş macunu. Demek ki ulan o değişmiş bu değişmiş diyordum ama, bazı şeyler de değişmemişmiş meğerse. Dedim ki, madem bir şeyler değişmemiş. E bir de farklı gözle bakalım buraya. Sanki bir şeyler değişmemiş gibi. Sanki o elinde sapan alıp bağ bahçe kuş arayan çocuk gibi. Kuzene dedim ki gel bir dolanalım bağ bahçeleri. Gezerken eski şeylerden bahsettik hep, eskiden önümüzdeki dereden çok su akardı, karşıya geçmem mümkün değildi. Şu an sahip olduğum leylek bacaklarla bile. Şimdi ise su akıyor demek için şahit gerekirdi. Neyse, bir şahsı gördük. Tanımıyorum ben, kuzenim tanıyordu. Selamlaştık: ben seni gız sandım ehi ehi ehi diye güldü. Baktım suratına şöyle bir, gülümseyerek "e saç uzun olunca" şeklinde cevapladım. Bu adam çevresinde olgun bir birey olarak tanınıyor. Ama ehi ehi ehi diye cümle kuruyordu bana, çok ilginç(1)

Neyyse, kuzen dedi ki bizim köye gidelim. Mangal yaparız içeriz falan. Düşündüm bayağı. Uyuşuk bir haldeydim. Kalk lan dedikten sonra çare kalmamıştı ama. Gittik, babannesini görmeyeli nerdeyse 6-7 yıl oluyordu. Beni ablam sanacak dedim saçtan dolayı, Hoşgeldin ereen dediğinde şaşırdım. Bu yaşlı insan beni tek bakışta tanımıştı bu kadar yıla rağmen. Yaptığı içli köfteler de çok güzeldi. Kuzenimin kuzenleriyle kaynaştık sonra. Onlar da tanımıştı beni. Hepsi candan sıcak insanlardı, sanki hiç zaman geçmemişti görüşmeyeli. Zaten yılın bir tek o zamanı herkesi orada bulmak mümkündü. Köyler eski köyler değildi artık, herkes bir yerde bir şeyler okuyordu. Mühendisinden sanat tarihine kadar. Herkes bir şeyler anlatıyordu. Ama farkettim ki bazıları aynı şeyleri anlatıp duruyordu. Ne kadar çok konuşuyordu lan bazıları. Vır vır vır, içi boş şeylerdi hep. Dolu gibi gösteriyordu ama(2). Bir şey de demedim. Ama kimsenin bunda bir sorun bulmaması daha ilginçti(3).

Dağa falan çıktık elde tüfekle. 1 tavşan 1 kara tavuk 1 de sincap gördük. Ama hepsi menzilin bir hayli dışındaydı, sincabı saymıyorum. Vurmak istemeyiz onu. Dağ dediğim de bildiğiniz dağ bu arada. Çıkarken 3 kere mola verdik götümüzden nefes alıyorduk yani. Vuramadık sonuçta. İnerken ibibik mi deniyor, ağaç kakan gibi ama daha şeker bir kuş var. Bahsettiğim çok konuşan şahıs vurmaya yeltendi. Dur dedim, yiyebileceğin bir kuş değil, niye vuruyorsun ? Cevap veremedi. E vurma dedim. İndirdi tüfeği. Yürürken yolumuzun üstünde durdu kuş. Biz 2 metre yaklaşana kadar bekliyor, yaklaşınca da 20 metre ileri konuyordu. Bu kadar uysal bir canlıyı vuracaktı yani... Şunu farkettim bu esnada, anadolu çocuğuyum lan ben. Entellektüel ayağına yatıp eleştiri bombardımanı yapıp, gözde bir üniversite içinde aldığı alkolün etkisine tepki olarak oluşan durumu ağaç dibini ıslatarak geçiştiren adam değil. Dağın tepesinde bile ağaç dibini ıslatmayan, benliğini kabul eden adam. Üzülüyorum bu konuda bazen, ben buralardan uzaklaştıkça yarın öbürgün olursa ki çocuğumun da görme ihtimalini azaltıyorum. Ama hayır arkadaş, kulağından tutup getirme pahasına da olsa görecek o velet buraları. Bizim gerçek özümüzü kültürümüzü görecek. 

Fazla konuşmayı sevmem, o yüzden konu atlıyorum tekrar.

1-2-3ü dikkat çeksin diye değil, işaretlemek için yazdım. Ne kadar garip değil mi ? Aslında gayet mal şahıslar çok yakın çevremizde bulunabiliyor, ama biz subjektif çerçeveden baktığımız için bunun farkında olamıyoruz. Sürekli duyarsınız şunu " vay şerefsiz, vay adi, vay ipne " peki sen nesin arkadaş ? diyebiliyor muyuz ? ya da "peki ben neyim arkadaş" diyebiliyor muyuz ? Ben diyebiliyorum ve vicdanım oldukça rahat bu konuda. Hiçbir zaman kendi kendime kasıntı triplere girmedim, girmem de. Ben ne malsam oyum. Herkesin kendinin ne mal olduğunu bilmesi temennisiyle noktayı koyuyorum, ahan da  koydum.

Spiritualerening

DOLU

dolu kelimesi ne kız ne de erkek için yağan doluyu ve de henüz boşalmamış dolu bira şişesini ifade ediyordu . onları yolu paralel yönde olmayan farklı kutuplara doğru hareket eden iki zıt yönlü oklardan başka bir şey değildi.
kız Tunalı caddesinde ilerliyim bir yandan mağazalara bakıyor ( nasıl olsa zamanı gani gani vardı sevgilisiyle geçirdiği zamanlar yoktu artık) bir yandan bebek arabalı anneleri, gençleri , köpeklerini dolaştıran ebeveynleri,arasını park etmeye çalışan beceriksiz şoförleri ,elinde burger içecekleri ile geçip gidenleri inceliyor .
kızın sağ tarafındaki mağazaya bakmasıyla içeri girmesi bir oldu . sağında ,solunda, önünde , ardında kumaştan bozma bi dünya kıyafet askılıklarda tezgahta sahiplerini bekliyorlardı . kızda ilerleyerek etrafına bakınıyordu . birden bir pantolonu eline aldı ve önce fiyatına sonra bedenine baktı ve kendi kendine " ııımmm yok bu küçük " ardından bir diğerine uzandı daha büyük bir bedenin aldı ve beğendiği iki tanede bluzu alıp PROVA tabelasının yazılı olduğu yere doğru ilerlerken etrafına bakınmaya devam ediyordu.
kabinleri önüne gelmişti bile. ama birden bir prova tabelasına bir kabinin önündeki insan yığınına bakakaldı. kabinin önünde bekleyenler kimi eşini , arkadaşını , kızını , sevgilisini bekliyor kimisi boşalması bekliyordu ... aynadan kendine bakan vır vır kıyafetlere yorum yapan yakınlarla doluydu. kız kendi kendine " mahşer bile buradan sakin " diye içinden geçirdi veya " yok yok olsa olsa bunlarda sevgili felsefesini yaşayan kurbanlardır." diye söylendi.kız bir elinde kıyafetler başında nöbetçi bulunmayan kabinlerin kapılarını bir bir vurmaya başladı tek tek tek tek. sesler ardı adına yükseliyordu DOLU DOLU DOLU........... Kız usulca bir köşede yer bulup ipodundan gelen müziğe kulak verdi yasmin levyd- al alegria ..........
erkeğin durumu mu?
erkek bekarlığın zirvesini yaşıyordu. birden çalan telefonun sesiyle uyandı " mk kim lan bu saatte" diye telefonu baktı.arayan kankasıydı.kısa kesti telefonu kapattı saate baktı .saat akşama olmuştu bile mutfağa gitti mutfak dediğime bakmayın lavabonun içi kirli bulaşıklar, kabuklar ,lavabonun üstü mahşeri cümbüşü yaşıyordu uzun zamandır. çer çöp ,küflenmiş gıdalar ,bira şişeleri ,kapakları, kirli bardaklar,fıstık kabuklar ve daha bilumum zerzevatlar...tekrar telefonu eline aldı ve " kanka her zamanki mekana gidelim ama bu seferlikte sende olacak bende kuruş kalmadı biliyon "...... Erkek duş aldı traş olmadı temiz kalan iki parça kıyafetini giydi. telefonunu ve anahtarını da alıp evden çıktı.
bara geldiklerinde gecenin ilerleyen saatleriydi. dışarıda oturan gruplar bara girip çıkanlar ,daha kapıdayken sigarasını yakanlar,bir yandan sigara içip konuşan diğer yandan ise etrafı kesenler . sigarasından derin nefes alıp sonra dumanı özgürlüğe salanlar. sanki bir sigara ayinin da buluşmuşlar gibiydiler . hep birlikte ama birbirlerinden bi haber .... içerisi ise kokular neon ,lazerli ışıklar gidip gelenler , kafayı bulan ve kendini piste atanlar arasından erkekte çoktan içme ayinine katılmıştı bile bir iki üç... kankası ise yanındaki kızla çoktan harikalar diyarına dalmıştı. erkek ise etrafa bakınıp" lan herkeste mi sevgili terk " diye söyleniyordu. bir yandan da bıçak gibi etrafı kesiyordu bira fıçısını kafaya dikmesiyle sidik torbasının isyan etmesi bir oldu. daha fazla tutamayacağını anlayınca WC tolunu tuttu.gözleri kızlar tuvaletine takıldı " Way Canına burası ego kuyruğunu da geçmiş" diye söylenerek erkekler t uvaletine girdi .kapıda sigara içenler içeridekileri bekleyen ve kızlar kesen bir iki kişi.erkek ise elleri aletlerinde birinci kapıyı vurdu "dolu " ikinci kapıyı vurdu " dolu . tekrar birinci kapı " dolu ikinciyi " tekrar vuruca "dolu dedik ya bok mu var lan .." diye bir ses kutu kadar yerde yankılandı. erkekte daha fazla dayanamadı ve pisuvar da olmaya tuvaletin lavabosuna sidik torbasını boşaltırken bir yandan da hayatını müziğini keşfetmişcesine gözleri kapalı çişinin senine kulak ver.....


MADAM

Eylül 05, 2011

ŞEY


“Şey”lerin tutsaklığıyla yaşıyoruz hep. “Şey”ler ve biz. Midemizi bulandırıyorlar, kusuyoruz olanca gücümüzle, ihtiyaç duyuyoruz…  Zıtlık geliyor, bir çelmeyle yerle bir oluyoruz. Bütün varoluşumuzla “şey”leri düşünüyoruz bu defa.

Acı çekiyoruz, “şey”ler diyoruz, ah o “şey”ler yok mu… Dünyamızı, çevremizi, zihnimizi, bünyemizi felakete sürükleyen o şeyler… Bir günahımız varsa boynumuzun borcu diyor “şey”ler, ve devam “şey”leşmeye… Ne yaman çelişki!
Her nesil kendi “şey”ini oluşturuyor. O aslında boyun eğmeyi reddeden asil ruhun bir efsanesi oluyor da kendi varoluş sebebine durmadan umutsuzluk aşılamaktan da geri durmuyor. Bayrak elden ele geçiyor, efsane “şey” bugün de hala yaşıyor.
Kıskanıyor, acıtıyor, bastırıyor, yaralıyor öldürüyor “şey”. Ahlak, kural, yasa, düzen, aşk, yer, zaman belirleniyor, saldırıyor “şey”. İnsan insana yapmaz bunu… Aslına bakarsak müthiş hâkimiyet gücüyle elde edememenin verdiği acınası hikâyeyle bağdaşıyor, kopuyor, tanrılaşıyor “şey”. Tapının “şey”e!
Düşünüyor, resimler çiziyor, kitaplar yazıyor, fikirler aşılıyor, üretiyor. Ağlıyor… Hâlbuki “şey”ler ağlamaz mantalitesini de yerleştiren, karşımızda parçalanmaz bir kaya kütlesi gibi duran da o “şey”ler değil mi? “Şey”lerin gözyaşlarına daha çok ağlıyoruz biz, şaşkınlıktan olsa gerek! Bu hayatta dibe batışlarını kabullenmeyen tek şey, “şey”dir. O güçlüdür, yıkılmaz kolay kolay. Yeri gelir acıyla beslenir de asla “şey”liğinden ödün vermez, adamın midesine oturur, manasızdır, “şey”dir çünkü. Tanımlanamaz ama cümle içinde bol keseden kullanılır “şey”.  Bahseder, anlatır ve konu “şey”e gelince hafifçe yutkunuruz biz. Biz? Bizi tanımlamak da “şey”e düşer ancak, uzuvlarımızdan tutun da iklimlerimize alışkanlıklarımıza kadar tanımlanırız “şey”ler tarafından. Yadırgamayız biz de… Alışmışızdır. Üç beş biz çıkar da karşı koymaya çalışırsa tez kellesi kesile…
“Şey”ler bize, nefret etmemiz için koca bir ırk, yüzüne tüküreceğimiz bir ulus, lanetleyeceğimiz bir din verir. Kısaca istediğimiz her şey (!) Haklı olmaya ihtiyaçları vardır. Savaş başlatırlar, bu savaşlar sözde şeref için başlar, yüksek egoist yanlısı bir tatminle son bulur. Artık hepimiz güvendeyiz (!) “Şey”, Amerika’ya benzer biraz da… İyinin ve kötünün ne olduğunu öğretir,  ehlileştirir bizi… Vermesi beklenen kötürüm edilmiş bir bağımsızlık ve etimize kıymık kıymık girmiş bir özgürlük değildir aslında ama yine de tek gördüğümüz tecavüze uğramış bedenler…
Yazmaya olası hallerde kötülere ve ucubelere yazacağız dendi bana.  Bir kadın için yazmak kolay belki artık. Keşke Ortaçağ’da yaşasaydım da inadına bir “kadın” imzası atsaydım şuraya diyorum şimdi. “Şey”leşmeseydim, “şey”leştiremeselerdi beni ta o zamanlarda… Kimliksizliğe mecbur bırakılmaktansa bir orta parmak kâfi olurdu belki de “şey”lere kafa tutmaya (!) Ama yine de aklıselim bizlerden bir kaçı “şey”lerin asilikten hoşlanmadığını da unutmuyor hala, kim bilir belki de “şey”siz kalmayı jelibonsuz kalmakla eşdeğer tutuyorlardır da çok da önemli değil aslında. Jelibon un nasıl yapıldığını anlatmaya mecalim yok şimdi. Kötü desem de yenmeye devam etmeyecek mi zaten?
“Şey”siz bir dünya istemem, aksine oldukça sıkıcı olurdu kendini bilmez birkaç “şey”in kafasını yaşayamamak. Her “şey”, kötü “şey” de değildir haşa, ama belki burunları biraz kısaltılabilir, maksat her işe bir uzuv sokmaksa, benim de burnum var nasılsa…
“Hiç birinizle dövüşemem, siz ne derseniz deyiniz.”

wiep